Dilimizin katliamı-Güneş dil teorisi

Kemal Atatürk 1928 yılında yaptığı harf devriminden sonra, bu devrimin güçlenmesi ve kök salması için kültür hareketi başlatıyor. Bu hareket doğrultusunda Arap ve Fars kelimeleriyle ilgimiz kesilmek isteniyor. Bu tasfiyecilikle Cumhuriyet Türkçesinin içinde yer alan Arapça ve Farsça asıllı bütün kelimeler aforoz edilerek, yerlerine öz Türkçe olduğu iddia edilen yeni karşılıklar bulunuyor. M. Kemal Türkçe asıllı olmadığı için “şey” kelimesini bile kullanmak istemeyen bir aşırılıkla hareket ediyor ve bu anlayış haliyle dili bir çıkmaza sokuyor.

M. Kemal’in en yakınlarından Falih Rıfkı, “Çankaya” isimli kitabında M. Kemal’in kendisine şunları söylediğini yazıyor:
“Dili bir çıkmaza saplamışızdır. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız.”[1]
Yani, M. Kemal açıkça yanlış yaptığını, hatalı olduğunu itiraf ediyor.

M. Kemal 1934 tarihinde başka bir emir veriyor… Ancak bu emrini vermeden önceki mesajına bir bakalım ve dilimizi nasıl tahrif ettiklerini görelim:
“Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu Kutlularım” (Imza):
Gazi Mustafa Kemal.

Olayın boyutunu anlayabilmek için iki örnek daha verelim:
Mülkiyenin Kuruluş Yıldönümü dolayısile gönderilen yazıdan bir kesit (11 Aralık 1935)
“…işte bu intibaı kendi kafamda ve vicdanımda duyduktan sonradır ki telefonunuzun birinci satırının sonundaki dalgınlık aydınlandı. Ben büyük tsmet Inönünün karşısında bulunmakla mutlandığı görevden, manen değilse de maddeten uzak bulunmuş olmaktan teessür duymadığımı söyleyemem. Ancak şununla müteselliyim ki senin, hakikati, asaleti, millet ve devlet için gönülleri ateşlileri benim kadar ve belki benden daha parlak görür olduğunu bidiğimdir. (…)”[2]
***

Bir misal daha… 4 Ekim 1934 tarihli CHP’nin yayın organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) Gazetesi’nde yayınlanan bir habere bakalım. Haberde M. Kemal ve misafirinin bir ziyafette yaptıkları konuşmalara yer veriliyor. Hangisi daha anlaşılır diye sorulacak olsa, şüphesiz “yabancı” konuğun konuşması daha anlaşılır cevabı
gelecektir:
İsveç Kralı ve Türkiye-İsveç İlişkileri Hakkında Konuşma 3 Ekim 1934

M. Kemal tarafından memleketimizi ziyarete gelen Isveç Veliahdı Prens Güstav Adolf şerefine Çankaya Köşkü’nde verilen ziyafette söylenmiştir:
“Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır.Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız. İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, yönü,bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.
Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir. Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar;baysal utkusu.
Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik,baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.
Ünlü babanız, yüksek kralınız beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizinAltes Ruvayâl, prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses Ingrid’in esenliğine, tüzün Isveç ulusunungönencine, genliğine içiyorum.”[3]
***
Bu da Isveç Veliahtın söylediği nutuk:
“Reis Hazretleri!.. Haşmetlû Isveç Kralı Hazretleriyle ailem ve şahsım hakkındaki çok dostane sözlerinizden pek ziyade mütehassis olduğum halde Prenseslerle birlikte Türkiye’yi ilk defa olarak ziyaretimizden fevkalade memnun ve mahzuz olduğumuzu Zat-ı Devletlerine temin etmek isterim. Bize karşı gösterilmiş olan güzel kabul, bizde çok kıymetli bir hatıra bırakacaktır. Hatırası Isveç’te hala canlı olan tarihi hadiseler vaktiyle milletlerimizi birleştirmiştir.
Şu halde terakkisi Zat-ı Devletlerinin münevver ve şeciane idareleri altında bahir bir surette göze çarpan genç Türkiye Cumhuriyetinin doğmasının, kuvvet bulmasının memleketimizde çok hususi bir alâka ve teveccühle takip edilmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Birbirlerinden uzak mıntıkada ve yek diğerinden tamamiyle farklı şartlara tabi bulunan memleketlerimiz, aynı gayeyi, fikri ve iktisadi memba ve servetlerimizin inkişafını mümkün kılacak yegane çare olan sulhun istikrarı gayesini takip ediyorlar. Bu gaye edildiği ve dünyada itimat hüküm sürmeğe başladığı takdirde milletlerimiz arasında daha normal münasebata rücu ümidi hasıl olabilecektir.
Türkiye ve İsveç, her ikisinin de muhtaç olduğu mütekabiliyet esasına müstenit ticari münasebetleri de bundan müstefit olacaklardır.
Kadehimi, yeni Türkiye’nin Büyük Gazisi Zat-ı Devletlerinin sıhhatine ve asil, kahraman Türk milletinin saadet ve refahına kaldırır ve içerim.”
İşte M. Kemal’in konuşması. Artık yorum sizlerin.

Nihayet bunların farkına varılıyor ve 1934 yılında Saffet Arıkan’in teklifiyle “Osmanlıcadan Türkçeye Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları” formülü deneniyor… Bu devrede M. Kemal; “İsmet Paşa’yı gördüm. Konuşamıyoruz, dilsiz kaldık, bu kadar çalıştık, küçük bir kılavuz çıkardık” diyerek bu konuda da hata yaptıklarını itiraf ediyor. Bir devlet reisinin bu kadar hata yapma lüksü var mıdır? Milletin dili deneme tahtası mıdır diye ciddi ciddi sormak gerek aslında.
24 Ağustos 1936 tarihinde bu işin yürümeyeceğini anlıyor ve bunca tahrifattan sonra “dilsiz” kalmamak için son bir kurtuluş çaresi olarak gördüğü “Güneş dil teorisi”ni şapkadan çıkarıyor.
Teori özetle şöyle;
“Madem ki Türk dili dünyanın temel dillerinden birisidir. Dünya dilllerindeki birçok kelime bu teoriye göre Türkçe’den çıkmıştır. O halde bizim dilimizin içerisinde kullanılan ve yabancı asıllı olduğu iddia edilen kelimeleri sözlükten atmamıza gerek yok. Onlar da dilde kullanılsın, fakat bu kelimelerin aslının Türkçe olduğunu ispatlamak lazım.”
Tabii Türkçe dışında kelimelerin kullanılmasının mecburi oluşu, aynı zamanda Türkçe’nin yetersizliğinin de delilidir. Bu da bir nevi aşağılık kompleksine sebep oluyor. Bu yüzden “kullandığımız yabancı kelimeler aslında Türkçe’dir” tezini, daha doğrusu saçmalığını ortaya atıyor.
Durum o hale geldi ki, M. Kemal “tcyb” (sinüs) ve “teceyb”in (kosinüs) Türkçe karsılıklarının bulunması için 29 Mart 1937 tarihli Ulus gazetesine ilan verdirerek bir yarışma dahi açtırıyor.[4]

Güneş Dil Teorisi saçmalıklarından sadece birkaçı.
– Ünlü filozof Aristoteles (Aristo) hakkında; “Ali ustadan” geliyormuş.

– “Niagara şelalesinin” ismini alış hikayesi çok ilginçtir. Bering boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçen Türkler (sonradan Kızılderili olarak adlandırılacaklardır) kıtayı keşfe başlarlar. Bir müddet ilerledikten sonra önlerine korkunç gürültüler çıkaran bir şelale çıkar. Bu durumdan çok etkilenen Türkler “ne yaygara! ne yaygara!” derler. Zamanla “ne yaygara” yerini Niagara’ya bırakır.[5]

– Kültür kelimesi için; “`Keltirmek´ mastarının kökünden kurulmuş olduğundan ana kaynağı Türkçe görünür” diye saçmalamış.

– “Amazon Nehri” ile ilgili: Kıta keşfine devam eden Türk boyları Güney Amerika’ya kadar gelmişlerdir. Burda ucu bucağı olmayan bir nehir görürler ve tüm çabalara rağmen sonunu bir türlü bulamazlar. Hayretler içinde kalıp “amma uzun!” demişler. Zamanla bu “amma uzun”, “Amazon”a dönüşmüştür.[6]
Böyle ilim olur mu??

Zaten Falih Rıfkı Atay’da kelime “uydurulduğunu” itiraf ediyor… Örneğin “Genel” ve “Mefkûre” kelimelerinin uydurulmuş olduğunu açıkça yazıyor.[7]
M. Kemal Atatürk ve avenesinin yaptığı dil tahribatı hakkına Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya şunları söylüyor: Türkçeyi yüzde 80 Türkçeleştirdik diye övünen kişiler aslında dili yüzde 80 fakirleştirmişlerdir. Kullanılan kelimeleri bu Arapça, bu Farsça, bu Fransızca, bu ingilizce, bu Grekçe diyerek dilde kullanılan kelimeleri atmışlar. Bin yıldan beri kullandığın kelimeler gitmiş yerine halkın bilmediği anlamadığı uydurmaları gelmiş.Sözlükler bir dilin hazinesidir. Siz hazineyi boşaltıyorsunuz.
1979 yılında Mustafayev ve Şerbinin Türkçe-Rusça Sözlük yayımladılar. Kelime kadrosu kaç biliyor musunuz: 47.300. Yani Türkiye’de yayımlanan Türkçe Sözlük 26.000 kelime, Rusya’da yayımlanan TürkçeSözlük 47.300 kelime. (…) Gönül kelimesi için Mustafayev’de 45 örnek var. Türkçe Sözlük’te ise 3 örnek var. Türk dili üzerinde çalışma yapan Türk araştırmacıların verilerine göre neredeyse Türkçe’nin yarısı yabancısözcüklerden oluşmaktadır. Bu araştırmacılar arasında önemli bir isim olan Ömer Asım Aksoy’a göreTürkçenin %52.66 sı sadece köken itibariyle Türkçe kelimelerden oluşuyor.[8]
Şu anda (1996) İngiliz sözlüğünde en az 400.000 (dörtyüzbin) kelime varken, Türk Dil Kurumu’nun yayınladığı “Türkçe Sözlük”, aşağı yukarı 40.000 (kırkbin) kelime ihtiva etmektedir. Yani, İngilizce’nin onda biri kadar bir Türkçe. Oysa Şemseddin Sami Efendi’nin “Kamus-u Türki”sinde (Türkçe Sözlüğünde), tam 1.000.000 (evet, tam bir milyon) kelime mevcuttur. Yani, İngilizce’nin tam ikibuçuk katı kelime.[9]Sosyologların tesbitlerine göre, zengin bir dil, cemiyetlerin büyük kültür ve medeniyetlere ulaşmasını sağlamakla kalmamakta, güçlü bir tefekküre ve edebiyata da zemin olmaktadır.
Kelime hazinesi daraltılmış bir nesil, bırakın yepyeni bir tefekküre ve estetik dehaya ulaşmayı, kendinden önce hazırlanmış eserleri bile anlayamaz. Böyle nesiller, yabancı “ideolojiler”den kaynaklanmış ve ezberletilmiş “sloganların” esaretine kolayca giriverirler (kemalistler gibi)… Nitekim girilmiştir de

KAYNAKLAR:
[1] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Dünya yayınları, cild 2, sayfa 452.
[2] Ulus Gazetesi, 12 Aralık 1935.
Ayrıca bakınız; Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, cild 4,
Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 651.
[3] Ayın Tarihi, 1934, No:II, sayfa 22, 23.
[4] Prof.Dr. Vecihe Hatiboğlu, Ankara Üniversitesi’nin 60. Kuruluş Yılı Armağanı: Atatürk ve Türk dili ve
edebiyatı, Türk eğitimi ve Türk kültürü konusunda seçme yazılar, sayfa 34.
[5] Maydan Larousse, Büyük Lugat ve Ansiklopedi, Güneş Dil Teorisi maddesi.
[6] Maydan Larousse, Büyük Lugat ve Ansiklopedi, Güneş Dil Teorisi maddesi.
[7] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Dünya yayınları, cild 2, sayfa 453.
[8] Ö.A. Aksoy, Gelişen Özleşen Dilimiz, Türk Dil Kurumu 1975.
[9] Seyyid Ahmet Arvasi, Sahte Dindarlar Sahte Laikler, Burak Yayınevi, Istanbul 1996.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: